şevket arık
Bu Blogda Ara
15 Mayıs 2018 Salı
24 Mart 2013 Pazar
“Her şey senin içinde ”
İnsan
mizacını neye borçlu?
Doğadan
kopuş ne zaman başladı?
İçimizdeki
hayvan evcilleşti mi?
Biz hep
doğadan rol mü çaldık? Yoksa doğamız mı
böyle?.....
Artık
doğayı anlamak için daha fazla sebebimiz var. Çünkü doğadan kopuş sürecinde
öyle bir noktaya geldik ki, mizacımızın ne olduğunu bile belirleyememekteyiz.
İnsanlar arasında anlam arayışı belirsiz bir süreklilik halinde devam etmekte.
Her şeyin başlangıcı olan doğa, her şeyin tanımlayıcısıdır aslında. Oysa ki biz,
insani tanımlar üzerinden yarattığımız durumlarla, bencil bir varlık olduğumuzu
bütün ihtişamımızla göstermekteyiz. Vahşi hayvanlardan kaçarak sığındığımız ilk
ağaç, evimiz oldu. Sonra sabırla bekledik, dallardaki bütün yaprakları
tükettikten sonra, bir sabah baktık ki inmek için güvenli bir gün doğmuş. Bir
hesap, bir plan yapmalıydık. Çünkü bitmek tükenmek bilmeyen ihtiyaçlarımızın
peşine düşmeliydik. Biz ve vahşi doğa arasında bir hesap işliyordu, böyle
olmayacaktı, insan olmanın kudreti doğaya meydan okumaktan geçiyordu. Doğanın
her denge arayışı bizim için felaket sayıldı. Biz de kendi güvenli mega kentlerimizin
inşasına başladık. Sonra arkası gelmeyen büyük medeniyetler inşa ettik. Ve hala
dur durak bilmeden dünyayı dizayn etmeye devam etmekteyiz.
Tarih
boyunca kendimizi hep hayvanlarla kıyasladık. Yaban hayattan korkarak, ardımıza
baka baka kaçarak kurduğumuz bu medeni dünyaya o kadar hızlı koştuk ki, artık
bu koşu anlam değiştirdi ve dünyaya meydan okumaya kadar geldi. Sonra bir
şeyleri anlamak için durduk ve artık tanrıyı inşa ettiğimizi anlamaya başladık.
Doğadan kopmasaydık beklide asla gerçek bir tanrı fikri yaratamayacaktık. Belki
de aklı taşıyor olmanın sorumluluğu, bütün bu serüvende bizim konumumuzu ve
kaderimizi belirledi. Öncülü ister evrim, isterse yaradılış olsun, sonuç
insanın mizacı ise, onu belirleyen uygarlığın tarihine bakmak lazım. Bizi inşa
eden hayvan yanımız ise neden bu kadar doğaya yabancıyız. Eğer insan olmanın
gereğini yaptığımıza inanıyorsak, artık bizi durduracak hiçbir güç yok gibi…
Son
dönem izlediğim belgesellerde doğanın detaylarına bakınca gerçekten hayranlık
duymamak elde değil. Sadece bir izleyici olarak bakabildiğimiz bu çeşitlilik
karşısında, övündüğümüz medeniyetimiz bu kadar cazip değil. Aklın
olasılıklarıyla aradığımız bütün anlamlar karşısında, doğanın kendiliğinden
işleyen mükemmelliğinin anlamı her seferinde baskın geliyor. Peki tek hücreli bir canlı olarak başladığını
var saydığımız bu süreç nereye evirildi? Kültür üzerinden medeniyet adına neyin
değerlendirmesini yaparsak yapalım, dönüp tekrar doğaya bakmak gerekiyor. Çoğu
zaman teselliden ve özlemden ibaret olan doğa yaklaşımı, asla içinde
kalamayacağımız kadar uzak görünüyor. Asla zorluklarına talip olmadığımız
koşullar, konforumuz bozulmadan içine girip çıktığımız başkalaşmış bir ortama
dönüşmüş durumda.
Son
dönem çalışmalarımda ele aldığım, kendi karakterimiz üzerinden tanımladığımız
hayvan karakterleri, neredeyse evrensel benzerlikler içermektedir. Tıpkı
insanlar olarak birbirimize yaptığımız gibi, onları da kendi karakterlerimizin
bir parçası yaptık. Neredeyse en çok faydalandıklarımızı en çok aşağıladık
(tavuk, eşek, koyun, inek, vs). Fakat en çok korktuklarımızı en asilleri yaptık
(aslan, kaplan, ayı, kurt, vs). Haddimizi çok aştık ve tüketeceğimiz her şeye
saldırdık, avladık. Çünkü yaratılan ya da var olan her canlının insanın
hizmetinde olduğu fikrine inandık. Peki bu kadar cömertliği hak ettiğini
düşünen biz insanlar kimin için varız. Bütün bunlar tanrı bizi görsün diye mi?
yoksa zamanda sürekli ilerleme arzusu mu? En iyi cevap insan aklının hiçbir
cevapla yetinmediği gerçeğidir.
Evcilleştirdiğimiz
bir çok hayvan ile yüksek derecede çıkar ilişkisi kurmuş bulunmaktayız. Çünkü
hepsinden bir çıkarımız mevcut. Hatta öyle ki, insanlığımızın tesellisini bile
onlar üzerinden aramaktayız. Bütün bunların basit bir hayvan sevgisi ve doğayla
olan saf bağımız olarak görmüyorum.. Elbette ki bir diyalog gerekli ama bu
bizim bütün kurallarını belirlediğimiz bir diyalog değil. Doğanın kurallarının
içinde kendi yerimizi aramamız gerekiyor. Biz kendi medeniyet kalelerinden bu
oyunu sürdürürken, doğa bizimle hesaplaşmak için her zaman bir yol bulmaktadır.
Doğanın felaketi, düzenin adaleti için bir denge arayışıdır.
Asla
kendi gerçeği ile yaşamayı düşünmediğimiz hayvan imajları, konforlu yaşam
alanlarımızda gururla ruhumuzu okşayan medeniyetimizin başarısının temsili
niteliğinde. Aynı zamanda kat ettiğimiz mesafenin de bir göstergesidir.
Atalarımız tarafından temelinde din ve büyünün etkisiyle tasvir edilen yaban
hayat imajları, artık etkisinden büyük ölçüde kurtulduğumuz korkuların romantik
tasvirleridir. Yaban hayat, iyi ki evdeyim hissiyle karşımıza koyduğumuz,
medeniyetin mücadelesinin bir sembolüne dönüşmektedir. Uygarlığın doğayı
kontrol etme çabalarının sembolik göstergeleridir. İçgüdüsel olarak
korkularımızın kaynağı olan vahşi doğaya karşı, konumumuz artık sarsılmaz
niteliktedir.
Ne
birebir içinde olduğum ne de sürekli gözlemlediğim bir doğanın içerisindeyim.
Her şeye, kent koridorlarında dolaşıp duran, medeniyet postu giymiş sanallıkla
bakıyorum. Aradığım her gerçeklik fikri, sadece kafamda kurguladığım kadar
gerçek oluyor. Bağımlısı haline geldiğim sanallık, artık kendi doğam haline
geldiği için, yaşadığım ve tükettiğim her şeye aynı sanal değeri biçiyorum.
Seçtiğim bütün vahşi hayvan figürleri de aynı sanal dünyadan ulaştığım
imajlardan ibaret. Ama onları dünyama bu şekilde de olsa kattığımda, içimdeki
bir çok şeyi harekete geçirdiklerini söyleyebilirim. Doğanın karakterine temas
eden ve özünde neyin parçası olduğumuzu hatırlatan bir samimiyet inşa ettiğim
söylenebilir.
Sanatsal
süreçte nesnel gerçeklikten, soyut ve kavramsal gerçekliğe evirilmiş
bulunmaktayız. Tinsel bir varlık olarak piramidin tepesinde egomuzu okşayarak
yaşamaya devam etmekteyiz. Doğa ve hayvan tasvirlerinin ilkel benliğimizin bir
uzantısı olduğunu söylemek yanlış olmasa gerek. Ancak şimdiki medeni dünyamızın
yaklaşımı atomik bilincin evrimini bile deşifre ederken, bu ilkel kaygılarla
doğa anlayışı pek anlamlı gelmeyebilir. Beklide hiçbir şeyi yargılamadan koşullara
adapte olarak yolculuğa devam etmek en güzeli. Fakat ‘doğa’ her zaman en güzel
teselli alanı olmaktadır. Eğer biz suçluysak, doğayı da kendi gibi davrandığı
için suçlamaktayız. Ve vahşi olanın görüntüsü bizim doğayla olan mesafemizi
göstermektedir. Evcil olanın görüntüsü ise; varlığımızı sürdürmek için inşa
ettiğimiz ‘faydacı’ anlayışın göstergeleridir.
Metin:
Şevket Arık
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)